Mezhep'ler

(1/2) > >>

INCE AYAR:
İslam dininde mezhepler

İslam dininde sunni ve şii olmak üzere 2 ana mezhep vardır. Bu mezhepler de çeşitli açılarından kendi içinde alt-mezheplere sahiptir.

Sunniler günümüzde inanç açısından
Maturidi ya da Eşarilik,
fıkhi açıdan da bağlı sayısına göre sırayla
 Hanefi, Şafii, Maliki ya da Hanbeli mezheplerine bağlıdırlar.

Şiiliğin günümüzde bağlı olduğu en büyük fırka İmamiye (Caferiye)dir. Bunun dışında sayıları az olmakla birlikte Zeydiyye ve İsmailiyye fırkaları da günümüze ulaşmıştır.

İtikadi açıdan mezhepler iki tanedir.

    * Maturidi mezhebi; İmam Maturidi tarafından kurulmuştur.
    * Eş'ari mezhebi; İmam Eş'ari tarafından kurulmuştur.

Bu iki mezhep temelde birdir. Ancak teferruata ait kırka yakın konuda fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Fikir ayrılığına düştükleri konular sadece ayrıntılardan ibarettir.

 Ehl-i Sünnet itikatında, ameli konularda dört mezhep vardır:

    * Hanefi mezhebi; İmamı Azam Ebu Hanefi tarafından kurulmuştur.
    * Şafii mezhebi; İmam-ı Şafii tarafından kurulmuştur.
    * Hanbeli mezhebi; İmam-ı Hanbeli tarafından kurulmuştur.
    * Maliki mezhebi; İmam-ı Malik tarafından kurulmuştur.

İtikadda hak mezhep : "Ehl-i sünnet ve cemaat" mezhebidir. Bu mezhep Peygamber Efendinmizin ve ashab-ı Kiramın itikad ve ameli üzerine olan mezheptir. Buna "Fırka-i naciye" kurtulan fırka denir. Bunun dışında bazı fırkalr vardır, onlara da "Fırak-ı dalle" denir ki, başlıca yedidir: 1.Mutezile, 2.Şia, 3.Havariç, 4.Mürcie, 5.Neccariye, 6.Cebriye, 7.Müşebbihadır. Bunlar bütün kollarıyla beraber yetmişili  fırkaya çıkar.
İtikadi mezhepler,
Başlangıç itibariyle fıkıh ilmi olarak kabul edilen kelam, daha sonra ilm-i tevhid olarak adlandırılmıştır. Fıkıh ameli meseleler üzerinde, kelam ise itikadi meseleler üzerinde yoğunlaşmıştır. HZ. Muhammed zamanında bütün meseleler kendisi tarafından çözüldüğü için problem söz konusu olmamışsa da, sonraki dönemlerde Kur'an ve HZ Muhammed'in yaşantısına göre içtihadlarda bulunmak zarureti hasıl olmuştur. Hicri birinci yüzyılın son çeyreğinde imani esaslardan kader konusu tartışılmaya başlanmıştır. Ayrıca siyasi sorunların itikadi boyuttaki çeşitli yansımaları itikadi mezheplerin doğumunda önemli rol oynamıştır. Örnek olarak büyük günah işleyenin durumu hususu verilebilir. Ortaya çıkan farklı siyasi mezhepler farklı itikadi temellere dayanmış, Ehl-i Sünnet'in de kendi içinde daha sonra çeşitli itikadi mezhepler barınmıştır.



INCE AYAR:
Ehl-i sünnet içinde kabul edilenler
Ebu Mansur el-Matüridî


Bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti'nin Semerkand şehri yakınındaki Matürid mahalle veya köyünde doğmuştur . Matüridî'nin asıl adı Ebu Mansur Muhammed b. el-Matüridî'dir. Türk kültür muhitinde yetişen ve en çok Türkler arasında isim olarak bilinen fakat görüşleri kısmen de olsa ihmal edilen Türk din bilginidir.

Matüridî, Ebu Hanife'nin yolunu izlemiş, ölümüne kadar Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılmamıştır. Kesin olmamakla birlikte doğum tarihi Miladî 863'dür. Ölüm tarihi ise çeşitli kaynaklarda Hicrî 333, Miladî 944 olarak geçmektedir. Cenazesi Semerkand'ın Cakerdîze mahallesindeki bilginlerin gömüldükleri mezarlığa defnedilmiştir. 2005 yılında kabri üzerine türbe yaptırılmıştır. Matüridî, aynı zamanda doğduğu şehrin adıyla Semerkandî diye de anılır.

Eşari ile İlgili

Arapların, arap asıllı olmayan Müslümanları küçük görme anlayışlarından kaynaklanan tutumlarının etkisiyle Hasan el-Eş'arî'yi öne çıkarıp Matüridî'yi gölgelemeye çalıştıkları iddia edilmiştir. İskenderiye Üniversitesi profesörlerinden Dr. Fethullah Huleyf, "Kitap üt'Tevhid"e yazdığı önsözünde, Matüridî'nin asırdaşı Hasan el-Eş'arî'nin (öl.Hic.324/Mil.935) Matüridî'den daha büyük bir bilgin olup olmadığına dair şu cümleleri sarf etmiştir: "...Bununla beraber Mâtüridî, ehl-i sünnet ve'lcemaate yardımcı olma hususunda Eş'arî'ye karşı bir üstünlüğe sahiptir. Matüridî doğumundan itibaren ehl-i sünnette idi. Ölünceye kadar da ehl-i sünnet te kaldı. Oysa ki Eş'arî kırk yaşına kadar Mutezile 'nin gölgesinde, bu mezhebin müntesibiydi."

Matüridî'nin çeşitli lâkapları

    İmâmü'l-hüda yani "Hidayet önderi".
    Âlemü'l-hüda yani "Hidayet meş'alesi".
    İmamü'l-mütekellim yani "Kelâmcıların lideri".

Matüridî'nin Düşüncesi

Akaid (İnanç ilkeleri) ile ilgili metodu

Matüridî'nin inanç ilkeleri (akaid) ile ilgili en kapsamlı eseri Kitab üt-Tevhid'dir. Bu esere göre dinin öğrenilmesinde başvurulacak "vasıtalar iki olup, biri nakil, diğeri akıl" dır.
Nakil'den maksat Kur'an ve Sünnet'tir. En başta 'Kur'an' gelir ve Kur'an'ın anlaşılması konusunda Matüridî'nin Selefiyye, Mutezile mezheplerinden ve filozoflardan ayrılan metodu vardır. Selefiyye, nakli akıldan önce tutar ve Kur'an'ın ancak hadis ışığında açıklanmasına izin verir, felsefi ve te'vile dayalı yoruma izin vermez.
Mutezile, Kur'an ve akıl birbiriyle çelişirse nakli yani Kur'an'ı bırakır, aklı esas alır. Filozoflara göre gerçek yalnız akıl ile bilinir ve bulunur, Kur'an genellikle aklî verilere göre yorumlanır. Daha önce de belirtildiği gibi Matüridî'ye göre dinin kaynağı olarak nakil (Kur'an) ve akıla aynı oranda itimat etmek gerekir. Matüridî, İslâmın evrenselliğine zarar vermeyecek biçimde, itici olmaktan çok kucaklayıcı bir yaklaşımla dini anlatır. Bu sebeple Matüridî, dinin özünü ilgilendirmeyen görüş farklılıklarını hoş görür, onların sahiplerini dinden çıkmış saymaz. Kendisiyle aynı görüşte olmayanları zorlamaz. "Akıl" ile "nakli" dengeli bir şekilde kullanır. Akıl, bilgi kaynaklarından biri, insana verilmiş ilâhi bir emanettir. İnsanlar akılları sayesinde güzellik ve çirkinlikleri tanır, kendi üstünlüklerini onun sayesinde anlarlar. Kulun kusur işlemesi aklını kullanmayışı yüzündendir. "Allah'ın emirleri akıllı olana hitabendir". Allah'ın emirlerini anlayacak akıl seviyesine sahip olmayanlar, ilâhi emirlerin dışında kalır, sorumlu olmazlar.

Matüridî'ye göre insan "Fizyolojik yapıyla beraber aynı zamanda akla da sahip kılınarak yaratılmış; yaratılmışları (mahlûkat) yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, her türlü zorluğa katlanarak, onların üstesinden gelmek için aklı devreye sokmakla mümtaz kılınmıştır. Zira akıl, temyiz kabiliyetinin en güçlü silâhıdır"

Netice olarak Matüridî dine; akıl, ilim, hoşgörü ve taassuptan uzak bir tavırla yaklaşır. İnancın ana ilkelerini ilgilendirmeyen (esasa müteallik olmayan) eylem ve ibadet farklılıklarını hoşgörü ile karşılar, kelime-i şehadet getiren, Kıble'ye yönelen herkesi mü'min olarak değerlendirir. Ancak Allah-u Teala Kur'an'da, sadece Allah'a ulaşmak isteyenlerin 'Hak Mümin' olduğunu, sadece bu insanların tevhid'i oluşturan takva sahipleri olduğunu ve sadece Allah'a ulaşmak isteyenlerin cennete gireceğini açık bir dille anlatmıştır. Açık bir yalanlamada (inkâr) bulunmadıkları sürece insanların ibadet ve işlerine karışılmaması gerekliliğini savunur. Bu, eylemin amele dahil edilmemesi anlamını taşır. Yani, Matüridî insanları, Mutezile ve Hariciler gibi kendi prensip ve görüşlerine uymaya zorlamaz. "Dinde zorlama yoktur" yaklaşımını esas alır.

Fıkıhla ilgili metodu

Matüridî, "Irak fıkıh mezhebinin pîri" kabul edilen Ebu Hanife (Öl.767) nin yolu ve metodunu benimsemiştir. Ebu Hanife'ye göre fıkıh "Ma'rifet ün-Nefsi ma lehâ ve ma aleyhâ" dır. Anlamı, fıkıh ilmi içine insanın lehinde ve aleyhinde olan her şey girer, demektir. İnsanın inanç meseleleri de, eylemleri de fıkhın konusunu oluşturur. Bu sebeple ebu Hanife kelâm (ilâhiyat) kitabına el-Fıkıh ül-Ekber adını vermiştir. Ebu Hanife'nin öğrencisi sayılan Matüridî de hem inanç (iman) ve Tanrı bilimi, hem de insan eylemleri (ameli) yönlerini fıkhın içinde mütalaa eder. Bu sebeple Matüridî; fıkıhta akıla, kıyas'a önem veren ve fıkıh tarihinde re'y taraftarları diye anılan guruba dâhildir. Daha sonraları dinin füruuna (ikinci derecede önemli olan) ameli hayata (dünyada yapılan eylemlere) ait bilgi ve kararları kapsayan bilim dalının adı olmuştur.

Matüridî, fıkıh alanında bağımsız hareket eden bir müçtehid değil, Hanefi mezhebinin âlimidir ve görüşlerini hep bu çerçeveye sokmuştur. Ebu Hanife'de olduğu gibi, o'na göre de bilgi edinme yolları; duyular, akıl ve nakil (haber)dir. Fıkhın kaynakları da; Kitap (yani Kur'an), Sünnet, İcmâ, kıyas, istihsan (güzel bulma, beğenme), geçmiş şeriat, sahabe sözleridir.

Müfessirliği (tefsirciliği)

Matüridî'nin tefsirle ilgili mufassal bir eseri vardır. Bu eserin adını Kâtip Çelebi, "Te'vilat ül-Maturiyyeti fî Beyani Usuli Ehlis-Sünneti ve Usul it-Tevhid" adıyla verir. Eserini, Te'vilatu Ehl is-Sünne adıyla ananlar da vardır. Biz kısaca Te'vilat adını kullanacak, belli başlı özellikleri üzerinde duracağız.

Matüridî'ye göre dinin öğrenilmesinde "başvurulacak vasıtalar iki olup, biri nakil, diğeri de akıl'dır." 'Nakil'in başında Kur'an gelmektedir. Kur'an'dan dinin bilinmesi konusunda Matüridî'nin Selefiyye'den, Mutezile'den ve filozoflardandan ayrılan bir metodu vardır, demiştik. Filozoflar için gerçek akıl ile bilinir ve bulunur. Matüridî, Kur'an'ın tefsiri ile ilgili olarak bizlere bıraktığı Te'vilat ül-Kur'an adlı tefsir kitabında ilk defa dirayet metodu nu kullanmıştır. Ancak Matüridî bu Kur'an tefsirinde tefsir kelimesini değil, te'vil kelimesini kullanmıştır. O'na göre tefsir Allah'ın kelâmından murad edilen şey hakkında kesinlikle hüküm vermektir. Fakat te'vil, kelimenin (lafzın) ihtimallerinden birini tercih etmektir. Burada Allah'ı şahit gösterme ve kendi görüşlerini Allah'ın muradı gibi sanmaya yer yoktur. Temelde mutlaklık değil, izafilik (görecelik) söz konusudur.

Matüridî'nin tefsirinde izlediği yolu M.Ragıp İmamoğlu ve Yrd. Doç. Dr. Muhammed Eroğlu'nun çalışmalarından özetle sunarsak:

   1. Matüridî ayetleri ayetle tefsir etmiş ve bu metodu yaygın biçimde kullanmıştır. Ayeti ayetle tefsir ederken, ayetler arasında ilişki kurmuş, asılsız haberlerden, rivayetlerden kaçınmıştır.
   2. Kıraat ve mushaf farklarıyla tefsir yapmıştır.
   3. Ayetleri hadislerden yararlanarak tefsir etmiştir. Ancak, hadislerin sıhhati üzerinde titizlikle durmuştur.
   4. Ayetlerin lügat anlamlarına başvurulmuştur. Şiirlere az yer verilmişitir.
   5. Arapça olmayıp da Araplaşmış (muarreb) kelimeleri de tefsir eder. Belâgat (düzgün anlatım san'atı, retorik) bilimine hakimiyeti görülmektedir.
   6. Ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerine yer verilmiş ve onlardan yararlanılmıştır. Nüzul sebepleri ile, hükümle sebep arasında ilişki kurmuştur.
   7. Gramer tahlilleri çok azdır.
   8. Hanefî mezhebine bağlı olduğu için ahkâm ayetlerinin tevilinde Hanefîliğin esaslarını ön plânda tutmuştur.

Kaynakça

    * Ahmet Vehbi Ecer, "Büyük Türk Alimi Matüridî"
    * Hasan Sami Bolak, Matüridilik ve Türk Devlet felsefesi (6 seri makale - Erciyes Gazetesi)
    * Amiran Kutkan, "Türk Milletinin Manevi Kaynakları"
    * Sönmez Kutlu, "İmam Matüridi ve Matüridilik"
    * Abdullah Manaz, "Dünyada ve Türkiye'de Siyasi İslâmcılık"
    * Hanifi Özcan, "Matüridi'de Bilgi Problemi"
    * Hilmi Ziya Ülken, "Millet ve Tarih Şuuru"
    * M. Sait Yazıcıoğlu, "Matüridî ve Nesefî'ye göre 'İnsan Hürriyeti' Kavramı"

INCE AYAR:
Eş'arilik, (Arapça: الأشاعرة) İslam itikadi mezheplerinden birisidir.
Aklı
Mu'tezile kadar önemsememekle birlikte,
Selefiyye kadar da küçük çapta ele almaz.
Bunu şöyle resmedebiliriz: eğer Selefiyye ile Mu'tezile arasında akıl ve nass konusunda bir çizgi çizilse, Eş'arilik bu çizgide ortada kalmakla birlikte Selefiyye'ye daha yakın konumdadır. Ebu Hasan Eş'ari'nin (ölüm: MS 935) kurduğu bu öğreti, aklın hiçbir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceklerini ileri sürer. Doğal olaylar, nedenleri bilinmeyen ve belki de asla bilinemeyecek olan salt bir Tanrısal ilkenin ürünüdürler ve bu ilkece yönetilirler. Akıl, pek güçsüz bir veridir. Kaldı ki aklın bugün bilemediğini yarın da bilemeyeceği söylenemez. İnsan, bugün ulaşamadı diye belki de yarın ulaşabileceği gerçekler üstünde inancını yitirmemelidir. İmam Bakıllâni, Eb-ül-Maâli gibi düşünürlerin yönetimi altında gittikçe gelişen bu öğreti baskısını öylesine artırmış ve yayılmıştır ki karşıt akımlar XII. yy'da batıya geçerek Endülüs Arapları arasında yaşamak zorunda kalmışlardır.

Eş'ariliğin en büyük tenkitçilerinden birisi de ünlü filozof İbn Rüşd'dür. Aslında genel olarak kelâm ve kelâmcılara karşı çıkmış olsa da İbn Rüşd tenkitlerini en çok Gazali ve Eş'arilik üzerinde yoğunlaştırı
Selefiyye
Selefiyye (Arapça: السلفية), bir İslam dini mezhebi.

Selefiyye mezhebi, akıl ve nakil (Kur'an ve Sünnet) konusunda mutlak nakle inanır, akli çıkarımları kabul etmez. İman esasları ile ilgili konularda Kur'an ve Sünnetteki açıklamalar ile yetinip bunları aynen kabul eder. Bu kabule müteşâbihler de dahildir, te'vîl (görünür anlam dışında bir başka anlamda kabul etme) etmemekle beraber cisimleştirme (yani tecsîm) de yapmazlar.

Eş'arilik ve Matüridilik kurulana kadar, Sünni Müslümanlar itikadi yönden Selefiyyeye bağlı sayılırdı.
Selefiyye itikadi konulara aklın karıştırılması konusunda Mu'tezile mezhebinin tam tersidir; Mu'tezile mezhebi aklı birinci sıraya koymakla beraber akıl ile naklin çeliştiği durumlarda aklı kullanarak tevile gider ve genel olarak felsefeci bir tutum benimserken,
Selefiyye mezhebi ise itikadi konularda akla yer vermez, sadece nakil (Kur'an ve Sünnet) ile hareket eder. Müteşabihler konusunda, müteşabihi olduğu gibi kabul ederken kastedilen manayı insanların bilemeyeceğini, konunun manasını Allah'a havale ettiklerini belirtirler. Örneğin Fetih suresi 10. ayette (48/10) geçen Allah'ın eli ifadesini"Allah bir eli olduğunu ayette belirtmiştir, buna göre bir eli vardır fakat bu elin manası ve mahiyeti nedir biz bilemeyiz, bunu Allah'a havale ederiz" olarak cevaplandırırlar. Hiçbir şekilde tevile gitmezler.

Genellikle Hanbelî fıkıh mezhebine bağlı olanlar itikadda Selefidirler. Ancak Selefiler fıkıhta mezheb taklidini benimsemedikleri için kendilerini bir mezhebe bağlı saymazlar. 4 büyük imamı esas alırlar, hâdis ilmine ve alimlerine çok önem verirler, itikâd olaraksa İbn Teymiye'yi Şeyhülislam olarak görürler, ve dini belli bir konuda ihtilaf varsa genel görüşe yani icma'a uyarlar. Bugün Selefilerin en yoğun olduğu bölge Suudi Arabistan'dır.

İman Görüşü

Büyük Selef alim ve muhaddislerinin iman konusundaki görüşü genelde şöyledir

    İman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve ameldir.

Selefiyyeye göre amel imanın bir parçası olduğu için, eğer amellere gereken özen gösterilmezse, iman hem nicel hem de nitel açıdan azalır. Tam tersinde; eğer amellere çok fazla önem verilirse ve şahıs ameli yönden kendisini geliştirirse, imanı hem nicel hem de nitel açıdan artar
Kur'an merkezli İslam= Kur'an'ı İslam'ın ana kaynağı olarak görürler. Bunun dışındaki dini metinleri Kur'an ışığında değerlendirirler. Mezheplere ve hadis kitaplarına sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşırlar. hz.Muhammed'e yalnızca Allah'a ait olan sıfatların yakıştırılmasına ve Kur'an'a aykırı dini inanç ve uygulamalara karşı çıkarlar. İslam'ı anlamak için aklı kullanmanın gereğine inanırlar. Barışa, diyaloga ve insan haklarına önem verirler. Aklın, kadının, nefsin hor görülmesine karşı mücadele verirler.

INCE AYAR:
Mu'tezile

     لمعتزلة    İslâm dinindeki bir itikâdî mezhep. Mu'tezile kelimesi (i'tezele sözcüğünden türeyerek) ayrılanlar mânâsına gelir. Mutezile mezhebinden olan kişiye mutezili denir. Mu'tezile mezhebi ise kendini ehlü'l-adl ve'ttevhîd ("adalet ve tevhid ehli") olarak adlandırır. Özellikle kader ve kaza konularındaki yorumları ve inançları nedeniyle İslâm dinindeki diğer mezheplerden ayrılmışlardır; İslâm dininin çoğunluğunu oluşturan mezhepler, ehl-i sünnet, Mu'tezile'yi İslam dışı saymaktadır. Ayrıca Mu'tezile mezhebi akla fazla değer vermesi ve özellikle Abbasiler döneminde felsefe ile girdiği yakın ilişkiler dolayısıyla barındırdığı felsefi metod ve kararlar nedeniyle fazlasıyla eleştirilmiştir. Özellikle de nass (ayet veya hadis) ile akılın çeliştiği noktalarda sıklıkla nassı akla uygun gelecek şekilde yorumlamaları diğer mezheplerde büyük tepki uyandırmıştır. Modern zamanlardaki bazı araştırmacı ve İslam tarihçileri de Mu'tezile mezhebini akla verdiği önem ve metodları bakımından, çeşitli hususlarda rasyonalist olarak tanımlanabilir. Mu'tezile mezhebinin kendi içinde barındırdığı 5 esası vardır, bu esasların ilki olan ve İslâm dininin de ilk esası olan tevhidin bu beş esasın temeli olduğunu öne sürerler. Bazı cemaat ve mezhepler bu düşünceye karşı çıkmıştır

Ortaya Çıkışı

Mu'tezile topluluğunun ortaya çıkışı konusunda çeşitli ihtilaflar vardır. Çoğu İslam tarihçisine göre mutezilenin ortaya çıkışı Hasan-ı Basri'nin talebelerinden Vâsıl bin Atâ'nın hocasından büyük bir günah işleyen insanın mümin kalamayacağı (Günah-ı kebair) hususundaki bir tartışmadan dolayı ayrılması ile doğmuştur. Hasan-ı Basri'den ayrıldıktan sonra kendisine Vasıl bizden ayrıldı (itizal etti) demiş ve kendisi ile birlikte ayrılan Amr bin Ubeyd ile Vasıl bin Ata başka bir ders meclisi kurmuş ve zamanla bir genel düşünce ve topluluk oluşmuştur. İlk Mutezile mezhenine de bu yüzden Vasıliyye denir.

Bazı İslam alimleri mu'tezile mezhebinin ortaya çıkışı konusunda farklı bir düşünce ortaya atmışlardır. Onlara göre mu'tezile ilk kez dördüncü halife Ali'nin taraftarlarından bir kısmının, Ali'nin oğlu Hasan'ın hilafeti Muaviye'ye devredip Muaviye'ye biat etmesi üzerine, siyaseti bırakarak itikad ile ilgilenmeleri sonucu ortaya çıkmıştır.

Mutezile mensupları eserlerinde mezhebin Vâsıl bin Atâ'dan çok önceleri ortaya çıktığını ve birçok ehl-i beytin de mutezili olduğunu iddia etmişlerdir. Ayrıca Vâsıl'ın hocası olan Hasan-ı Basri'nin de kader konusundaki görüşleri nedeniyle mutezili olduğunu iddia etmişlerdir. Zira, Hasan-ı Basri'nin kader konusundaki görüşleri kaderiyye ve mutezile mezheplerinin görüşleriyle aynıdır. Her ne kadar Vasıl bin Ata'nın Hasan-ı Basri'den ayrılmasına neden olmuş olsa da, büyük günah işleyenin durumu konusunda Hasan-ı Basri'nin savunduğu görüş mutezilenin görüşüne çok yakındır.

Mu'tezile yani ayrılanlar isminin kaynağı konusunda da çeşitli ihtilaflar mevcuttur. Mutezile mezhebinin Vasıl bin Ata ile başladığını düşünenler ismi Vasıl'ın Hasan-ı Basri'den ayrılması ile açıklarken, Ali taraftarları tarafından Hasan zamanında oluşturulduğunu düşünenler ise Ali taraftarlarının siyasetten ayrılıp itikadla uğraşmaya başlamaları ile açıklar. Bazı İslam alimleri ise mutezile isminin, kader konusunda mutezile ile yakınlaşan bir Yahudi mezhebi olan "Feruşim"in isminin Arapça'sı olduğunu ileri sürmüştür.

Mutezile Mezhebinin İman Görüşü

Mutezile'ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar, ve amelden oluşur. Buna göre Mutezile inancında kişinin mümin yani "inanan" sayılabilmesi için kalbi ile İslâm'a inanması, dili ile bunu beyan etmesi ve hareketleriyle yani amel ile bunu göstermesi gerekir. Aynı iman görüşüne sahip diğer itikad mezhepleri Hariciyye ve Zeydiyye'dir. Ayrıca ünlü fıkıh alimleri İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Hanbel de aynı iman görüşüne sahipti.

El Menzile beyne'l-menzileteyn

Mezhebin temel kurallarından birisini özetleyen cümledir. "İki konum arasındaki bir konum" anlamına gelen ifade, Mu'tezile mezhebinin büyük günah işleyenin durumu hakkındaki görüşününü tanımlamaktadır. Buna göre Mu'tezile mezhebi, büyük günah işleyen mü'minin (İslam dinine inananın) kâfir olmayacağını fakat mü'min olarak da kalmayacağını savunur. Kişi artık iman ile küfür (yani inanmak ile inanmamak) arasındaki bir noktadadır ve bu noktada ona fasık ismi verilir. İfadede bahsedilen iki konum iman ve küfürdür. Kişi işlediği büyük günah için tövbe edip, bu günahtan uzaklaşırsa tekrar mü'min olur. Eğer böyle yapmazsa ve fasık olarak ölürse, ahiret yaşamında cehennemlik olur.

İslam dinindeki diğer itikad mezheplerinin konu hakkındaki görüşleri farklıdır bu sebeple bu ifade sadece Mu'tezile mezhebinin konu ile ilgili görüşünü tanımlamak için kullanılabilir.

Mutezile Mezhebinin Esasları

Mütezile'de önemli esasların başında Tevhid, Adalet, Va'd ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), el Menziletu beyne'l-menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münkerin farz-ı ayn oluşu gelir. Ayrıca Kuran'ın mahlukiyeti ve aklın nakle faikiyeti gibi hususlar da mezhep için önemli olan hususlardandır.

Tevhid

Tevhîd (التوحيد), yani birleme İslâm dini akidesinin temeli olan Tanrı'nın birliğidir. Mutezile mezhebine mensup olanlar tevhidden yola çıkarak bazı konularda diğer itikadi mezheplerden farklı görüşler geliştirmişlerdir. Örneğin, ehl-i sünnet alimlerinin ruyetullahı yani Allah'ın kıyamet günü görülmesi görüsünü kabul etmemişlerdir. Onlara göre görülebilmesi için Allah'ın bir cisme sahip olması gerekir ki İslâm inancının tevhid kaidesine göre bu imkansızdır. Bunun dışında mutezile mezhebinin mensupları yine tevhid kaidesinden yola çıkarak Allah'ın belli sıfatlarının zatından ayrı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu düşüncenin aksi, yani Allah'ın belli sıfatlarının zatıyla bir olması ezeli (ve böylece ilahi) olanların sayısını arttırır, yani tevhide karşı çıkar. Örnek vermek gerekirse, mutezile mezhebi "Allah alimdir" gibi bir tanımlamayı kabul ederken "Allah ilim sahibidir" gibi bir tanımlamayı reddeder. Zira onlara göre "Allah ilim sahibidir" derken Allah'ın zatından ayrı bir ilahi-ezeli ilim kabul edilmiş olur. Ayrıca, mutezile düşüncesi Allah'ın kelâm diye bir sıfatının olmadığına inanır.

Adalet

Adalet ('Adl, العدل) esasının konusu mutezilenin kader konusundaki görüşüdür. "İnsan fillerinde hür değildir" görüşünü benimseyen Cebriyye mezhebine karşı çıkarak Mutezile "insanın fiillerinde tamamen hür olduğu"na inanır. Mutezile inancındaki adalet esasına göre kişi kendi fillerini kendisi yaratır. Bunu da Allah'ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiilerin yaratılmasında Allah'ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu görüş adalet esasından şu şekilde temel alır: kişilerin hür olmaması ve yaptıkları her fiilin yaratıcı ve yaptırıcısının Allah olması durumunda kişinin hür olarak yapmadığı hareketlerden ötürü cezalandırılması zulüm yani adaletsizliktir. İslam inancına göre ise Allah'ın adaletsiz davranması mümkün değildir. Bu nedenle kişi fiilerinin tek yaratıcı ve yaptırıcısı olmalı, fiileri konusunda tamamen hür olmalıdır.

Mutezile'nin kader konusundaki görüşü Kaderiyye mezhebiyle aynıdır. Mutezile mezhebinin kader konusundaki bu görüşlerinin imanın şartlarından olan "kader ve kazaya iman"a aykırı düştüğünü gerekçesiyle diğer mezhepler tarafından eleştirilmiş, hatta küfür olarak nitelendirilmiştir.

Söz ve Tehdit

Va'd ve Va'id  (el-Va'd ve el-Va'id , الوعد و الوعيد) yani "Söz ve Tehdit". Bu Allah'ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Mutezile mezhebinin bu esası bir diğer itikadi mezhep olan Mürcie'ye karşı gelştirilmiştir.
      Mürcie mezhebi iman etmeyen (kafir) kişinin yaptığı iyilikler fayda vermediği gibi, iman eden kişinin (mümin)yaptığı günahlar da kendisine zarar vermeyeceğini öne sürmüştür. Va'd ve Vaid prensibine göre ise iyilik yapan iyiliğine karşı mükafatlandırılacak, kötülük yapansa kötülüğüne karşılık cezalandırılacaktır. Mutezile mezhebinin bu esasına göre eğer Mürcie mezhebinin "iman edenin günahları zarar vermez" iddiası doğru olsaydı, Allah'ın vaîd'i yani tehdit etmesi - korkutması gereksiz ve manasız olurdu. Oysa tevhid inancına göre bu mümkün değildir. Bu esas ile Mutezile mezhebi Mürcie'yi tam anlamıyla reddeder. Ayrıca Mutezile mezhebi yine bu esas ile büyük günah işleyen müminin tövbe etmezse affedilemeyeceğini öne sürmüştür.

İki Konum Arasındaki Bir Konum

"El Menzile beyne'l-menzileteyn" (المنزلة بين المنزلتين) yani iki konum arasındaki bir konum. Bu esas Mutezile mezhebinin "büyük günah işleyen müminin konumu" hakkındaki görüşüyle ilgilidir. Mutezile mezhebine göre büyük günah işleyen bir mümin (iman etmiş kişi) artık ne mümindir ne de kafir, o fasıktır. Mutezile inancına göre büyük günah işleyen mümin fasık olur ve fasık kişi işlediği büyük günahtan ötürü tövbe etmezse cehennemde azap çeker. Eğer tövbe ederse yeniden mümin olur. Onlara göre fasık mümin ile kafir arasında bir konumdadır, bu esasın adı olan "iki konum arasındaki bir konum" da buradan gelmektedir.

Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker

"Emr-i bi'l ma'rûf" yani iyiliği emretmek ve "nehy-i anil münker" yani kötülükten sakındırmak (الأمر بالمعروف و النهي عن المنكر). Mutezile mezhebinin bu esasına göre kişi itikadi ve ameli konularda insanlara iyiliğe çağırmalı, iyili yaymalı, kötülüğe karşı ise sakındırmalı, uyarmalıdır. Bu esastan yola çıkarak Mutezile mezhebi mensupları uzun yıllar boyunca birçok farklı görüşten, mezhepten ve inançtan insanla tartışmış, hatta zaman zaman tartışmalara şiddet ve kavga da karışmıştır.

Mutezile mezhebine göre bu beş ana esasın biri veya daha fazlasına inanmayan kişi mutezili olamaz.

Mutezile mezhebi ehl-i sünnet vel cemaat dışı kabul edilir ve ehl-i sünnet ile pek çok noktada farklılıklar arzeder. Bunlardan en önemlileri, kulun amelinin haliki oluşu, iman amel münasebeti, aklın nakle faikiyeti, Kuran'ın mahlukiyeti gibi hususlardır.

Yöntem ve Felsefenin Mutezile'ye Etkisi

Mutezile mezhebi akla, özellikle dönemin diğer itikadi mezheplerine oranla, fazla değer verirdi. İslam tarihçisi Muhammed Ebu Zehra bu hususu şu şekilde tarif etmiştir: "Akıl ile bilinmesi imkansız olan konular dışında aklî hükümlere dayanırlardı. Mutezile mezhebi akıl ile naklin (kuran ve sünnet) çelişir gözüktüğü durumlarda ve konularda, nakli akla uygun şekilde tevil eder, yani yorumlarlardı. Akla büyük önem vermeli nakle tamamen teslimiyeti savunan alimler ile çatışmalarına yol açmıştır. Mutezile akla önem vermesi ile "emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker" esası gereğince kelâm ilminin doğuşunda büyük rol oynamıştır.

Mutezilenin akli hükümleri esas alışı Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler döneminde Hint ve Yunan düşüncesinin İslami kesimde yayılması ile gelişmiş ve farklı bir yön almıştır. Hint ve Yunan felsefesinden fazlasıyla etkilenen Mutezile, bu felsefelerden yeni metodlar üretmiştir. Zamanla Hint ve Yunan felsefesiyle yakınlık arz eden çeşitli felsefi hükümler de üretmeye başlamışlardır.

Kaynakça

    * A. Saim Kılavuz, "Anahatlarıyla İslâm Akaidi ve Kelâm'a Giriş", Ensar Neşriyat
    * Muhammed Ebu Zehra, "İslam'da İtikâdî, Siyasî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi", Şûrâ Yayınları, Çeviren Sıbğatullah Kaya
****

Bunların dışında yine siyasi bir mezhep olan Haricilik de itikadi açıdan diğer mezheplerden ayrılır ve kendine has bir itikadi yapısı vardır. Fakat itikadi mezhep olarak doğmamış ve bu yönü ağır basmamıştır, bu nedenle de siyasi bir mezhep olarak ele alınır.

İtikadi mezhepler birbirlerinden Allah'ın varlığı, sıfatları, marifetullah, nübüvvet, nübüvvetin vasıfları, mucize, imammet, irade, kesb, hidayet, irtidad, doğru ve yanlışın tanımı, iman-amel münasebeti, ruh, kaza, kader gibi önemli konularda yer yer farklı görüşler ileri sürerler.

INCE AYAR:

Şiilik
Şiilik veya Şia (Arap: الشيعة, Farsça: شیعه),
İslam'ın Sünnîlik'ten sonra en yaygın ikinci meşrep. Bu meşrebin mensuplarına Şiî denir
Etimoloji
"Şia" terimi "takipçiler" veya "izdeşler" anlamına gelen Arapça شيعة kelimesinden gelmektedir. Tarihteki kullanım "Şiat-ı Ali" yani "Ali'nin takipçileri" anlamına gelen
 شيعة علي ifadesinin kısaltılmış formudur. Sünni ve Şii kaynaklar terimin Muhammed'in vefatını takip eden yıllarda kullanılmaya başlandığı konusunda hemfikirdirler.Anadolu, Balkanlar ve Kuzey Suriye'de bu kelime yerine daha çok 'Ali Yanlısı' anlamına gelen Alevi sözcüğü kullanılır. Uygurlar'da ve Horasan'da Alevi sözcüğü sadece Ehlibeyt'i ifade etmek için kullanılırdı (bak. Kutadgu Bilig).
Dünyada ve Türkiye'de Şiiler
Şiilik, İran, Irak, Azerbaycan, Yemen, Bahreyn, Katar, Türkmenistan,Türkiye ve Lübnan'da mevcuttur. Ayrıca Suudi Arabistan'ın %15'i, Pakistan'ın %25'i ve Afganistan'ın %27'si Şiidir.
Şii ve Sünnilikte sünnet ve hadis

Sünnilik Muhammed'in sünnetini takip edenler anlamına gelmekteyse de bu durum Şiilerin sünneti veya hadisi dinin kaynakları arasında saymadıkları anlamına gelmemektedir. Şiiler peygamberin "gerçek" sünnetini takip ettiklerini çünkü peygamberin soyundan gelen kimselerden bu sünneti aldıklarını savunmaktadırlar. [1]

Bunun sonucu olarak Şiilik ve Sünnilik kayıtlı şihafi gelenek veya hadislere farklı yaklaşmaktadır. Şii inancına göre Şiilik ve Sünnilik arasındaki ayrım peygamberin vefatıyla bir kısım müslümanların Ali'nin önderliğini (hilafet) benimsemesiyle diğerlerinin ise güçlü bir şekilde Ebu Bekir'i desteklemesiyle birlikte başlamıştır. Şiiler Ali'ye hilafetin Gadir Hum'da verildiğine ve bu olayın kendilerinin de benimsedikleri güvenilir kaynaklarda bulunduğuna inanmaktadırlar.

İslam hukuku kısmen hadise dayalı olduğundan Şiilik Sünni hadis kaynaklarından bazılarını Sünniliğin de Şii hadis kaynaklarından bazılarını reddetmeleri her iki grubun kabul ettiği İslam hukukunda da farklılıklar doğmasına neden olmuştur.
Örneğin Şiilik ve Sünnilik Cuma namazını kılmalarına karşın namaz vakitlerinde farklılıklar vardır.
Yine Şiilerin uygulayageldikleri geçici nikah (Mut'a Nikahı) Sünnilik tarafından dinde bir zamanlar gerçekleştirilmekle birlikte daha sonra Muhammed tarafından tümüyle uygulamadan kaldırıldığına inanılmaktadır. Fakat şiiler bunun Ömer tarafından kaldırıldığını özelllikle sünni kaynaklarından ispatlamaktadır ve peygamber zamanında kabul görülen bir şeyin kaldırılmasını uygun görmemektedir. Binâenaleyh peygamberin doğru gördüğü kıyamete kadar doğru, yanlış gördüğü ise kıyamete kadar yanlıştır.

Caferi Şiası için Sünnet Muhammed'den aktarılan sözlü gelenek olduğu kadar İmamlardan da aktarılanları kapsamaktadır. Şia dünyada Tabatai'nin deyimiyle "Şia dünyada en güvenilen ve benimsenen hadis" külliyatı Kuleyni'nin "Al-Kafi"sidir. Dörtbin hadisin bulunduğu bu kaynak kitap Sünniler tarafından güvenilir bulunmadığı için kullanılmamaktadır.

Şiilerin güvenilir kabul ettiği diğer hadis kaynakları ise;

    * İbn-i Babeveyh el-Kummi'nin "Men Lâ Yehduruhül Fakih" (Bir Fakihin Ortaya Koyduğu Şeyler)
    * Ebu Cafer et-Tusi'nin "El-İstibsar" ve "Tehzib'ul Ahkam" kitaplarıdır

Sünnilik - Şiiliğin ayrılışı

Sünni ve Şii ayrımı Muhammed'in 632 tarihinde vefatıyla birlikte başlamıştır. Yaşadığı sürece peygamber kimliğinin yanısıra siyasi önder vasfını da kendisinde bulunduran peygamberin artık hayatta olmayışı müslüman toplumu yeni önderin kim olacağı sorusuyla karşı karşıya bırakmıştı. Sakife denilen yerde toplanan bir grup müslüman hilafete Ebu Bekir'i seçmiş daha sonra Şii olarak adlandırılacak olan Ali taraftarı bir grup müslüman da Muhammed'in damadı olan Ali'nin bu göreve daha layık olduğunu ve Ebu Bekir'i seçen grubun hak yoldan saptığını düşünmüştü.

Peygamberin vefatının üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra İslam toplumu ilk iç savaşı yaşamıştır. Bu savaş müslümanların üç grubunu birbirinden kesin olarak ayırmıştır.

    * Sünniler Sünnilik - Sünniler ilk dört halifenin (Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali) Kur'an ve Sünnet'e uygun hak yöneticiler olduğuna ancak sonradan gelen çoğu halifenin önceki halifelerin standartlarına uymakta başarısız olduğuna inanmaktaydılar. Ancak ilk halifeler kadar başarılı olamadıysalar da Sünni ulemaya müslümanlar sonradan gelen otoritelere de itaat etmeleri gerekliydi.

Miras sorunu

Şii'lere göre Muhammed'in dul eşlerinin yanısıra Ali ve Fatıma'nın da, Ebu Bekir'in hilafetinden hoşnutsuz olmalarının bir başka nedeni daha vardı . Muhammed vefat ettiğinde geride önemli miktarda arazi ve mal varlığı bıraktı. Bunların en meşhuru tartışmaların da odağında olan Fedek Arazisi'dir. Ebu Bekir'e göre bu mal ve araziler peygamber tarafından halkın yararına idare ediliyordu ve dolayısıyla devlete aitti. Ali ise "Muhammed'e gelen veraset ile ilgili vahiylerin peygamber'in mirasını da kapsadığını" iddia ederek bu duruma karşı çıkıyordu. Zira Kur'an'da vefat eden bir kişinin mirasının nasıl pay edileceği izah edilmektedir. Şiilere göre Ebu Bekir Muhammed'in dul eşlerine devletten maaş bağlamış ancak Muhammed'in kanından olan Ali, Fatıma ve İbn Abbas'a o kadarını bile vermemişti.

Eşi Fatıma'nın ölümünden sonra Ali Fatıma'nın peygamber'in mirasından payını almak için tekrar başvurdu ancak başvurusu aynı nedenlerle bir kez daha reddedildi. Bununla birlikte Ebu Bekir'den halifeliği devralan .Ömer Medine'deki arazileri Muhammed'in kabilesi Haşimoğulları adına Ali ve Abbas'a verdi; Hayber ve Fedek Arazisi'ni ise devlet malı saydı (Madelung, 1997 s. 62). Şii kaynaklarına göre bu durum Muhammed'in soyundan olanlara (Ehl-i Beyt), baskıcı halifeler tarafından yapılan haksızlıkların bir başka örneğidir

Şii öğretisi

İmanın Şartları (Usūl al-Dīn)

    * Tevhid (Birlik): Allah´ın Bir oluşu
    * Adalet : Allah´ın adil oluşu
    * Nübüvvet (Peygamberlik): Allah´ın tüm insanlığa dini öğretmek için mükemmel ve yanılmaz peygamberler atadığı.
    * İmamet (Liderlik): Allah´ın insanlığa rehberlik edecek belirli liderler atadığı
    * Kıyamet (Hüküm Günü): Allah´ın kıyamet günü insanları dirilteceği

İslamın Şartları (Furū al-Dīn)

    * Namaz : Günde 5 kez icra edilen ibadet
    * Oruç  : Ramazan ayında oruç tutmak
    * Hac : (Pilgrimage) Mekkedeki Kabe bölgesinde hac ibadetinin gereklerini yerine getirmek.
    * Zekat : Fakirlere dağıtılmak üzere belirli gelir grubuna sahip insanların gelirinden yaptığı yardım.
    * Hums :(Beşte Bir) Vergi verme
    * Cihad (Mücadele) : Allah adına mücadele etmek. Cihad iki türlüdür. İlki insanın yaşamının her aşamasında iyiyi yerine getirmek adına nefsiyle verdiğidir ki buna "Büyük Cihad" denir ikincisi de "Küçük Cihad" denilen kişinin dışında olan kötülüklerle mücadelesidir.
    * Emr-i Bil Maruf : İyiliği emretmek
    * Nehyi Anil Münker : Kötülükten sakındırmak
    * Tevella : Ehl-i Beyti ve onların takipçilerini sevmek
    * Teberra : Ehl-i Beyt'in düşmanlarından kişinin tüm ilişkisini kesmesi

Şiilik ile Sünnilik arasındaki anlayış ve uygulama farkları

    * Şiiler, Muhammed'den sonra hilafet'in Ali ve soyuna ait olduğunu savunur ve sünnilerin meşru ve dince makbul kabul ettikleri ilk üç halife (Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın) hilafeti Ali'den gasp ettiklerine inanırlar. Yezid'in babası Muaviye konusunda ise bir ayrılık vardır. Şiiler Yezid hakkındaki görüşlerin benzerini Ali'nin hilafetine karşı çıktığı için Muaviye için de sürdürürler ancak Sünniler Muaviye'nin bir "ictihad" yaptığını ve görüşünde yanılsa bile vahiy katibi ve Peygamberin sahabesinden olduğu gerekçesiyle hakkında kötü ifadede bulunmaktan kaçınırlar. şiiler ise peygamberin sahabesinden olmasının daha sonra yaptığı çirkinlikleri örtemeyeceğini anlatmaktadırlar.

    * Şiiler'e göre Sunnilikte iktidar siyasi bir meseledir. Peygamberi bile ilgilendirse dahi bir soy meselesi olarak değil, ümmetin kendi içinde istişare ile çözeceği bir konu olarak görülür ve genellikle "devlet başkanına itaat" kültürü hakimdir. Şiilerde ise iktidar inanç meselesidir ve meşru siyasi lider aynı zamanda ruhani liderliği de elinde bulunduran Ali ve soyundan gelen imamlara aittir. Caferi şiasında kıyamete kadar gizli kalan Mehdi dahil 12 imamın günahsız olduğuna, "vahiy alma" hariç, "günahsızlık" ve benzeri konularda peygambere benzediğine inanılır.

    * Küçük yaşta gaip (saklı) olan 12. imamın ölmediğine ve halen hayatta olup kurtarıcı (mehdi) olarak tekrar geri döneceğine inanırlar. Sünniler ise Mehdi'nin henüz dünyaya gelmeyen Muhammed'in soyundan birisi olacağına inanırlar

    * Tehlike anında inancı saklamanın (takiyye) caiz olduğuna inanırlar.

    * Muta nikahının (belirli bir süreyle sınırlandırılmış evlilik) sünnilerin kabulünün aksine dinen uygun (caiz) olduğuna inanırlar. Şiilere göre bunun peygamber zamanında yapılması uygun görülmüş, Kur'an-ı Kerim'de de onaylanmıştır. Anadolu da Türk şiilerinde de bu nikah vardır. Ancak Zaza ve Kürt şiilerinde bu uygulama yoktur.
Alevilik ve Şiilik
    Aleviliğin, Şiiliğin bir kolu mu, yoksa başlı başına bir mezhep mi olduğu konusu tartışmalıdır. Şiilik, İslamiyet'in Sünnilikten sonra dünyada en çok mensubu olan ikinci mezhebidir. Alevilik ile Şiiliğin çıkış noktası ve 12 İmam inanışı gibi temel kavramları aynı olsa da anlayış ve genel uygulamalar bakımından aralarında bazı farklılıklar vardır. Bununla birlikte Batılı kaynaklarda Alevilik, genellikle Şiiliğin bir kolu ya da Türk veya Osmanlı Şiiliği olarak tanımlanır.

      Bazı araştırmacılar ve Batı'lı teologlar, Şiiliğin fıkıh mezheplerinden Caferiliği'ni benimseyen İslam inancının Anadolu'daki tasavvuf uygulaması Alevilik olarak adlandırılır. Şiiler ve Aleviler her ikisi de Ehl’i Beyt’e bağlı , 12 imamlara bağlıdır. İnanç temelleri aynıdır bunun dışında ibadet uygulamasında bazı farklar vardır.  Bazı kaynaklarda Anadolu Aleviliği "Heterodoks Şiilik"; İran Aleviliği ise "Ortodoks Şiilik" olarak belirtilir. Yine de 12 İmam İnancı, Ali yanlılığı ve Ehl-i beyt'e sevgi ve bağlılık gibi temel unsurlar, Şiiliğin tüm kollarında ve Alevilikte ortakdır.


Türkiye ve Suriye'deki Aleviler, bu ülkelerdeki Şii nüfusun çoğunu oluştururlar. Türkiye Şii'lerinin yaklaşık % 95'i Alevidir. Bu nedenle Türkiye'de Alevi kelimesi bazen Şii anlamında ve tüm Şiileri tanımlamak amacıyla kullanılır.

Kaynakça

    * Wikipedia Shia maddesi
    * Historic background of the Sunni-Shia Split
    * 1 ↑  Shi`a Sources of Legislation
***

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa